NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Eskimiş Bir Yaz Eskimiş bir yaza...

Eskimiş Bir Yaz Eskimiş bir yaza...

Güneş aynı güneş, deniz aynı deniz, geceler ve gündüzler, aynı… Fakat her şeyde biraz eskimişlik var. Doğumumdan itibaren geçirdiğim kaçıncı yazdı bu yaz. Yoksa yaş aldıkça tepeden tırnağa her şey benimle birlikte mi eskiyordu?

Ağustos böceğinin sesi yorgun. On dakika önce etkilenmediğim gürültüsünden birdenbire rahatsız olmak da niye? Tuhaflaşınca sesi, solumdaki erik ağacına doğru yürüyüp, ‘‘Neler oluyor burada,’’ diyerek elimdeki tahtayla dalları kıpırdatıp, sesi gür varlığı muamma böceğin rahatını kaçırıyorum.   

Susuyor. Susmasıyla başıma hafiflik uğruyor, yankılanan kuru gürültüyü beynimden kovalamanın sevincine bulanıyorum. Bunu birkaç defadır uyguluyorum, işe yarıyor. Ağacın dallarına sokulup, ‘‘Hey, sussana!’’ der demez, elimdeki uzunca değnekle ya da ne bulursam o an, tahta olur, süpürge sapı olur, her şey olabilir; dallara dokundurup hafiften sallıyorum ki böcek sarsıntıyı iyice hissetsin. Tırssın.  Deneyimin şahane! Susuyor. Bu sabah beşinci gün, eriğin dallarında vakit geçiriyor. Ötüyor, susuyor, kıpırdıyor…  Bahçedeyiz, kalabalığız. Kahvaltı yapıyoruz. Bu da epeydir de şarkılar söylüyordu, -sabahın köründen beri,- sonra herkesin dikkatini çekmeyi başardı. Biz sohbet ettikçe, gülüştükçe o da sesini yükselttikçe yükseltti. Bu sefer, kapı gıcırdamasına dönen gürültülü şamatası kulaklarımızı tırnaklar gibi cırmalıyordu.  

Daha da cesaretlenmeden kovalamam gerekti. Oturduğum yerden fırlayıp, lazım olur diyerek bahçe duvarının köşesine iliştirdiğim değneğe uzandım. Ortasından tuttuğum gibi ağacın dibine vardım. Herkes ne yapacağıma bakıyordu. Masanın hemen bir metre ötesindeki bahçede, günlerdir erik ağacını mesken eden misafir ağustos böceğine, ‘‘Bari kahvaltımıza saygın olsun, azıcık sussan da rahatça konuşsak!’’ diyerek sesinin geldiği tarafa iyice yanaşıp, durduğu dalı değnekle dürttüm. Ağaca doğru yürümemle beraber zaten sesini azalttı, onunla uğraştığımın farkında. Sonra hepten sustu.

Masaya dönerken, ‘‘Hah şöyle, ohh bee…’’ dedim keyiflenip gülerek.  Ya gerçekten de sustu, nasıl başardın, hayret yahu, dedikleri sırada, tekrar yerime oturdum. ‘‘Beş gündür alıştık biz birbirimize de ondan,‘’ dedim. Sabahımıza, sohbetimize neşe kattı ağustos böceği, dünyanın en güzide duygusunun gülümsemek olduğunu iliklerime değin yeniden hissettirdi.   

Hep gülünse, eğlenilse ne hoş olacak şu dünyada da öyle olmuyor ne yazık ki. Esprilerle hayatı renklendirmeye çabalamak özel bir şey. Böyle yapıyorum. Kendimle de, bir şeylerle de dalga geçmeyi başarıyorum. Bunu da yapmasam hayat hepten felaket olacak. Bilmenin dayanılmaz ağırlığından kurtulmanın en müthiş yolu bu boş vermişlikler bu rahatlıklar. İnanılmaz olabilir belki, ancak, rahatlıyorum. Ruhumu hafifletmenin, bazı anlarda hayata ciddiyetsizlikle davranmaktan geçtiğini anlayalı çok zaman oldu. En azından henüz bilincim varken buna inandım.

Sonunda sükûnete bürünen böcek komşumuz, on dakika sonra kanatlarını hızlıca çırparak uçup yandaki bahçedeki ağaca göçtü. Masanın etrafında hâlâ oturmakta ve şakalaşmaktaydık ki hepimiz birden yanı başımızdaki erik ağacından gelen uçucu sesle irkildik. Hayvan, sanki bize kızmış da küsmüş gibi sertçe hışımla gitti. Demek ki bu defa gücenmiş, desem de böyle gitmesine buruldum ne yalan söyleyeyim. O gün, gün boyunca, geceye dek aklıma geldikçe orada olmasını dileyerek yandaki ağaçları izledim. Sırf sesiyle dahi bir canlının varlığını bilmek insanın kalbini yumuşatıyor, hislendiriyor.

Duygular da eskir mi bilmem. Kendi eskimeme, mevsimleri de eklediğime göre duyguların da eskimeyeceği ne malum. Yalnız, duygular nasıl eskir?  Alıştığımız konulardan ibaret olabilir mi? Duyduğumuz üzücü durumlarla, yaşanılmış bitmiş birtakım olaylarla, ya da hayalimize sığmayan arzularımıza kavuşmakla yahut da kavuşamamakla… Düşünsenize o anlardaki hislerimizi. Birtakım durumları yaşadığımız anki halimizi, tepkimizi. Ya çok mutlu, ya çok üzgün, ya da çok çaresiz olduğumuz mevzuları, yıllar sonra anımsadığımızda aynı heyecanlarla benliğimizde yaşatamamamız eskimişliğinden olmuyor mu? Duygular da zaman geçtikçe eskiyor. Zaman yiterken duygular ise sadece eskiyor, tükenmiyor. Sonuçta geçmişte her ne olduysa orada öylece duruyor. Bütün bunlara hazırlıksız yakalanıp, yaşayıp deneyimlediğim zamanlara dair acemi hislerimin, yenilerine olgunca meydan okuyacağını tahmin ediyorum.

Bu sahile, bu doğaya ve de adını ardıç ağaçlarından alan, ardıç ve çiçek çeşitlerinin bol olduğu bu beldeye gelebilmenin hayalini kıştan beri kuruyorum. Denizin dalgalarının çalkantısını, rüzgârın yaprakları hışırdatan nefesini, gün doğumunun ve batımının rüyaymışçasına betimleyen efsunlu renklerini tahayyül ememe gerek kalmadan, billur oksijenin perdeleri şımartarak salındırmasıyla sabaha uyanıyor, masal günlere kavuşuyorum. Her gün yeni bir masalın içindeyim ve her yeni günün sayfasında, lezzetli bir yemeğe henüz başlıyor gibi tat alıyorum.

Bu kadar güzel tanıklıklar içindeyken, hüzünlü bir çift göz beliriyor. Tasalı, çaresiz gözlerle, ‘‘Yardım etmiyor kimse,’’ diyor. Durduk yerde, kendisi görünmeyen ama yaşam hikâyesiyle üzüntü veren bu kimse bukağısıyla yamacıma sokuluyor. Sesi, soluğu, çığlığı güçlü bir dala muhtaçça.

Annem telefondan fotoğrafını gösteriyor. Saçlarını atkuyruğu yapmış, oval yüzlü, az topluca, gözlüğünden gözlerini net göremiyorsam da irice ve kahverengi. Onu en son çocukken görmüştüm. Büyümüş, kadın olmuş, beş çocuklu ana olmuş. Çok da tanımıyorum. Adından başka, iki kardeşini ve de pek tanımadığım ancak canavar ruhlu olduklarına inandığım anne ve babasını biliyorum. Bunu net söyleyebiliyorum.

Bu insanların tuhaf bir yapısı vardı. Bizimkilerle de sık sık görüşürler, görüştükleri sürece de kendi saçma sapan fikirlerini rahatça sergilerlerdi. Bütün bu zırvalamalarını etraflarına sanki dünyanın en doğru davranışlarını onlar bilirlermiş gibi nakşederlerdi. Bundan dolayı hayat tarzlarını, kabalıklarını yadırgayıp, ailemin bu hadsiz insanlarla vakit geçirmelerini eleştirir, boşa geçmiş zamanlarına acırdım. Yanılmamışım. Yıllar önce en küçük kızlarını aileden soyutlayıp, evden atacak kadar alçalmışlardı çünkü. Soğuk görünümlü, boyları standart ölçütlere göre oldukça uzun kasvetli karı kocanın, zerre dahi aldırmadan ve gocunmadan evlatlarını reddetmelerinin tutarlı nasıl açıklayıcı bir sebebi olabilirdi ki!

Yıllar önce neler olmuştu?

Cansu ilk yavrusuna on beş yaşındayken hamile kalınca duyulduğu an öncelikle tanıdıkları bir kadınla evden başka bir yere gönderilir. Akabinde evlat arayan bir aile bulunur ve doğumundan hemen sonra hiç beklemeden bebek yeni ailesine teslim edilir. Cansu on beş yaşında bir çocuk anne olsa da, önce çocukluğundan sonra anneliğinden vazgeçmiş olarak evine geri döner. Buna rağmen çekeceği nice kahırlar yeni başlar, ancak daha nelerle karşılaşacağını tahmin edemez. Esasen babası da annesi de acımasızdırlar, bunu bilir de ne kadar ileri gidebileceklerini bilemez. Babası abisini de kendisini de ezelden kayışla döver. En büyükleri olan ablası ne kayış ne de dayak, küfür bilmez. Hatta onunla ilgili sorunlar hiç olmaz, çünkü her şeye boyun eğmesi onun kaçışı olmuştur.

Duyduklarımla irkiliyorum. Bedenim yanıyor, adeta tepemden kaynar sular dökülüyor. Öyle bir sıcaklık duyumsuyorum ki hislerim amansız acıyor. Tırnağımı avcuma basıyorum acıyana dek. Bunu anlamam gerek, avcum acısın ki insan olduğumu iyice anlayayım.  Neredeyse unutulmuş bir aile dramının yeniden gündeme gelmesi, Cansu’nun ortaya çıkmasıyla depreşiyor. Gündemimizde haliyle. Oysa üzerinden çok zaman geçmişti. Hakkında da, evden kaçmış, yabancı biriyle evlenmiş iki çocuğu varmış gibi şeyler söyleniyordu. Oysaki evden gitmesini çabuklaştırmak için hakaretlerle, dayaklarla neler yapmamışlardı ki! Toplumumuzda kadını dışlamak ve buna bağlı aşağılamalar, zulüm ve türlü türlü işkenceler ne yazık ki evde başlıyor. Aileler tarafından!

Bugünlerde güncellenen, annemden dinlediğim bu sancılı hikâyeye dair yeni havadislerin olması ilgimi perçinleyince, gözlerim dolarak her şeyi dinliyor, üzüldükçe de olası tüm ayrıntılara takılıyorum. Cansu, üç beş ay önce varlığını yeniden kanıtlamayı kafasına koymuş. Ailesine gidip bütün bu olanlardan dolayı sorumlu olduğunu, bu yüzden çok üzüldüğünü, affedilmeye geldiğini söyleyecekmiş. Ancak annesi de babası da yüzüne dahi bakmadan, ‘‘Seni tanımıyoruz ki kimsin sen?’’ diyerek zehir zemberek kinle, kapıyı yüzüne kapatmışlar. Hayal kırıklıklarıyla ve gözyaşları içinde baba kapısından bir kere daha kovulmuş Cansu. Ailesinin sevgisinden, ilgisinden yoksun kalan her insanın kalp kırıklığıyla. Kırklı yaşlara gelmiş, ailesinden uzak bir yerlerde kendi başına yaşamını sürdüren ve ne yaşadığını kimsenin tam olarak öğrenemeyeceği bu kadın, toplumun kanayan yaralarından sadece birisidir. Doğurduğu ilk yavrusunu arıyormuş. Bu arayışı onu hayata zırh giyinmiş gibi bağlıyordur eminim. Evladına kavuşacağı o aydınlık ana, tohumlanarak bel bağlıyordur. Kavuştuğunda sımsıkı sarılacağı çocuğunun hasret yoğun kokusuyla geceleri uykuya dalıyordur.

Zamanla birlikte her şey eskiyor. İnsanlar da eskiyor yaşananlar da. Canlı kalabilenlere, mutlu olabilenlere, huzura erebilenlere imreniriz de elbet. Fakat vicdan denen o ince sızıdan bihaberseler bunları yaşasa ne olacak yaşamasa ne olacak.

Ağustos böcekleri hiç susmayacak yaz boyunca. Tuhaf insanların hiçbir zaman susmadığı gibi. Hayatı kuru gürültülere boğacaklar. Can-sularını kurutacaklar.

O gece uyuyamadım. Deniz huzursuz ve dalgalıydı. Bungun bungun gün doğumunu izledim.

Sonra. Ruhuma adaklar adadım, körpecik fesleğenleri büyüttüm, toprağı suladım günlerce. Eskimiş bir yaz gibi olsa da yaz, güneşe yepyeni şarkılar söyledim. Dağlara filizlenmiş umutlar savurdum.

Ferahça uyansınlar diye sabahlara Cansular…

Okuyanlara notum: Şahsın ismi gerçek ismi değildir…

 

Nermin Ayduran

25 Ağustos 2020 / Salı    -   Denizli

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar