Denizli
18 Haziran, 2024, Salı
  • DOLAR
    32.44
  • EURO
    35.05
  • ALTIN
    2347.7
  • BIST
    9003.22
  • BTC
    69462.36$

Kadınlar Günü ve İstanbul Sözleşmesi

10 Mart 2021, Çarşamba 17:16
Kadınlar Günü ve İstanbul Sözleşmesi

8 Mart 1857 tarihinde New York kentinde tekstilde çalışan kadın işçilerin düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve insanlık dışı koşulları protesto ederek grev yapmışlardır. İşte bu  tarih kadınlar gününün başlangıcı olarak kabul edilir.  1977 ‘de UNESCO’nun 8 Mart’ı Dünya Kadınlar günü olarak açıklamasından bugünlere dünyanın her yerinde kutlanmaya başlanmıştır.

8 Mart sadece kadınları anmak, kutlamak, övgüler yağdırmak değil,kadın hakları,kadın-erkek eşitsizliği,kadına şiddet gibi konuların da tartışılması,gündeme gelmesi,kadınlarımıza daha çok değer vermemizi sağlar.

Türkiye’de 1926-1934 yıllarında gerçekleştirilen Atatürk Devrimleri ile, kadınlar sosyal, kültürel alanlarda,hukukta,aile içinde, çalışma hayatında, siyasette erkeklerle eşit haklara sahip olmayabaşlamışsa da günümüzde kadınlar gittikçe değersizleştirilmeye çalışılmıştır.

            Ülkemizde kadına yönelik şiddetin artmasıyla birlikte en çok konuşulan konulardan biri de İstanbul Sözleşmesi olmuştur. Peki nedir bu sözleşme ?

Ülkemizin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sırasında İstanbul’da imzaya açılan ve ilk olarak Türkiye’nin imzaladığı 2012 TBMM onayladığı “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ” (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (01-08-2014 tarihinde yürürlüğe girdi.) İstanbul Sözleşmesi / Avrupa’da Kadına Yönelik Şiddet konusunu İnsan Hakları bağlamında ele alan , bağlayıcılığı ve yaptırım gücü olan ilk sözleşmedir. (Kadına yönelik her türlü şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak, ortadan kaldırmak; Şiddet mağdurlarının korunması amacı ile politika ve tedbirler geliştirmek; Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak amacı ile kadın / erkek eşitliğini yaygınlaştırmak; Bu alanda Uluslararası iş Birliği’ni geliştirmek ve kuruluşların kolluk birimleri ile etkili iş birliğinin desteklenmesi amaçlanmıştır.

            Sözleşmede ‘aile’nin bir tanımı yapılmadığı gibi, belli bir aile formu veya ortamını teşvik eden bir düzenleme de bulunmuyor. Sözleşme, kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önleme konusundaki girişimleri olabildiğince kapsayıcı tutmak, önlemlerden ve koruma mekanizmalarından, evli olsun ya da olmasın, şiddet gören her kadının yararlanabilmesi için, ev içinde veya kamusal alanda, kadına yönelik fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik her türlü şiddeti kapsıyor.

           

Sözleşmeyi imzalayıp onaylayan ilk ülke olan Türkiye, sözleşme metninin hazırlanmasında ve 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmasında etkin rol oynadı. Sözleşmenin imzalandığı dönemde Avrupa Konseyi’nde Türkiye’den iki isim vardı. Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığını Ahmet Davutoğlu üstlenirken, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığına ise dönemin AK Parti milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu seçildi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Kadın ve Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığında Gülsün Bilgehan yer alırken, sözleşmeyi kaleme alan sekiz kişilik komitede de Türk akademisyen Feride Acar vardı. Sözleşme 24 Kasım 2011’de TBMM’de oybirliği ile kabul edildi ve Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'ni onaylayan ilk ülke oldu.

           

Sözleşme gereği yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine dair kanuna göre, kadının beyanı hüküm tesis etmek için değil, tedbir uygulamak için esas alınıyor. Yargılama esnasında masumiyet karinesi geçerliliğini sürdürüyor. “Kadının beyanı esastır” demek, şiddet tehdidi altında olduğunu beyan eden kadının, ilave delil aramaksızın koruma mekanizmalarına dahil edilmesi anlamına geliyor. Yani kadının beyanı hükme değil, korunma tedbiri alınmasına ve soruşturmanın başlatılmasına esas.

           

Sözleşme taraf devletlere kadınların, başta yaşama hakkı olmak üzere, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olması gereken temel hak ve özgürlüklerini koruma yükümlülüğü getiriyor. Bu hakların ihlal edilmesinin suç olduğunu ve bu suçun, aile kurumuna atfedilen önemle, toplumsal değerlerle veya namus söylemleriyle mazur görülmemesi gerektiğini, şiddetin her şeklinin her durumda engellenmesi gerektiğini hatırlatıyor. Erkekler değil, şiddet uygulayan erkekler, ev içindeki diğer bireylerin güvenlikleri göz ardı edilemeyeceği için, gerekli görülmesi durumunda evden uzaklaştırılıyor.

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.