NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Kirpiklerim ıslanmıyor eskisi gibi

Kirpiklerim ıslanmıyor eskisi gibi

Dün akşam ay şahaneydi. Durup durup baktım gene. İncecik, alımlı… Yeni ay. Gözlerimi alamıyorum. Bakmak da bir yere kadar. Bunu bilmeme rağmen o anı daha çok yaşamak istiyorum, daha çok, daha da çok…

Güzel olan her şey çabucak bitmesin istiyor insan. Doğal olan ne varsa büyüleyici etkisini tam manasıyla duyumsatıyor. Doğadaki tılsım bambaşka. Bu bambaşkalık yaşamın bir parçası, yaşamlarımızın parçası. Sabaha gözlerimizi aydınlığa açıyoruz. Ay ve yıldızlar gecede olduğu gibi parlak görünmeseler de gökte olduklarını biliyoruz. Devinim sürüyor, sürecek.

O köpeğin ağlayışını duymuyorum artık. Bir hafta önceydi, birkaç gün sabahın erken vaktinde köpeğin iniltili sesini duyarak uyanıyordum. Yavru bir köpek, siyah. İkinci gün dayanamayıp yatağımdan kalkıp balkondan baktım. Karşı apartmanın bahçesinde, zemin katın penceresi önündeki demire çok uzun sayılmayacak bir iple bağlanmıştı. İzledim bir süre. Koşmak istiyor koşamıyor, hareketleri bağlandığı ipin izin verdiği kadar. Sıkılıyor hayvan. Sonra, pencerenin dibindeki toprağı var gücüyle bir hamlede eşeleyip içine oturuyor, başını patilerine koyuyor. Belli ki sahibi oraya bağlamış, evden uzaklaştırmış. Ertesi sabaha dek ağlamıyor bir daha. Akşama doğru onu görmüyorum da. Bahçeye boş boş bakıyorum.

Kendimi bir yere bağlanmış düşününce deliresim geliyor. O an bahçedeki boşluk özgürlüğe kök salmışçasına anlamını yitirmiyor.

Artık anlayamıyorum gibi çözümü olmayan laflardan kaçıyorum. Anlamıyorum da demiyorum. Çünkü anlaşılamayacak bir şey kalmadı. Balkondan etrafı izliyorum. Ağustosun son haftası. Gece ve sabahlar serin. İğde, ıhlamur, zeytin ve çam ağaçları var çevrede, öyle güzeller ki! Ağustos böceklerinin sesleri cılızlaştı. Çöpten plastik, karton toplayanlar çoğaldı. İşler kesat. İnsanlar ürkek. Kovit-19 adlı virüs yüzünden kimse işini doğru dürüst yapamıyor. Dükkânların kapılarında kilit. İnsanların cüzdanları da öyle. Geçim iyice zorlaştı. Sıkıntılar gün geçtikçe büyüyor. Virüsün olumsuz etkileri sürüyor, epey de sürecek de. Gözle görülmeyen bu virüsle yaşamaya alışıyoruz. Titizliğimiz ise topluca paranoyak bir halde.

Kuşların, çiçeklerin ve çocukların cıvıltıları da olmasa ne yapardık bilmiyorum. Öten birkaç tür kuşun, pespembe açan bir petunyanın akşamsefasının, gülerek koşarak oynayan, eğlenen çocukların, sesleriyle bütün kaygılar, tasalar, acılar aklımızdan dağılıyor. Bunların hepsi yaşamak ağrısının yine yaşamak sevinciyle karşılaşmasından doğan o hassas birliktelikteki dengelemede, nefesimizdeki oksijeni tazeliyor. Doğal olan her ses, her renk ve her neşe, terütaze oksijen bize. Yoksa bunca rezillikle gün biter mi. Sefil sefil yaşardık, sürüngenlere benzerdik. En çok varlıklı dahi bu katıksız,berrak oksijenden faydalanmasa neye yarar ki onun;parası, pulu, arabası, yatı, katı…

Bu coşkuyu seyretmek, dinlemek, yudumlamak öyle enfes ki! Bunu koklarken derin derin nefes alıp veriyorum. Kendime bu anı hediye ediyorum. Sarhoşluğun ne olduğunu bilmeden, sarhoşluk kıvamında bir şey olduğunu kanıtsayarak.  Öyle enfes ki öyle enfes ki öyle…

Çocuğun büyürken ağlamasını unutuyorum. Hayvanların iniltilerini de…

Yoksa nasıl yaşarım nasıl? Altını çizdiğim anlamlı cümleler gibiyim.Borges’ten, Sartre’den, Leyla Erbil’den, Gülten Akın’dan… İyileştirici hislerde ne çok mana arıyorum. Yaşamı anlamlı kılan her şeye tonlarca bildirim gönderiyorum. Bu bir tür inat, bu bir tür enerji, bu bir tür yaşama hakkı… Her neyse, benim için öyle…

Ne çok kaderin değişmeyeceğini bilerek ve ne çok kederin ve mesafelerin. İstesek de elimizde olmayan engelleyici mesafelerin. Kendi ruhuna dahi ulaşamamış birinden medet ummanın gerekli olmadığını bilmek, insanı düşündüren öğelerle tanıştırıyor. Dünya, özgünlüğünü ve de özgürlüğünü önemsemeyenlerle doluyor. Kimler kimlerle muhatap oluyor. Boş yere, hiç olmaması gerekirken. Nedensizce ve ömürlerince insanlar bir şeylere hesap veriyor, boyun eğiyor. Güvensizlikler içinde, yoksunluklarla baş başa, alçaltılmış bütün duyularıyla. Zırhlı bir küpten taşan elemlerle… Nerden nereye varacağını bilmeden, ulaşacağı en özel şeyin ne olduğunun peşine düşmeden, kalbinin atışlarını duymadan, yaşadığını ummadan, defalarca ölerek…

Değersizlikler içinde yaşayanların perişan olmuş hayatlarına rağmen yaşıyoruz. Bunları bile bile… Sızlanmanın, küfretmenin, ah etmenin faydası olmadığını bilerek. Birileri birilerinin üstünden geçiniyor durmadan. Aldırmadan. Üzülmeden. Nasıl olur, demeyi bıraktım çünkü onları durduracak gizemli gücüm yok. Yok…

Gittikçe duyarsızlaşıyoruz bütün fenalıklardan. Bencilce duygularla boğuşuyorum ne çare! Ruhumu incitmekten çekiniyorum,- hiç olmazsa bunu anladım- çünkü o,bu acımasız yaşama katlanıyor.  Hayat yolu tecrübelerle dolu. Ruhumdaki -puslu bana- ulaşmam kolay olmadı. Serçenin ötüşü, yaprağın yeşerişi, gündüzün güneşi, gecenin dolunayıyetiyor ya, olsun varsın; demesem de, öyle olsun!

Islanmıyor kirpiklerim eskisi gibi.

Şimdilik!

Nermin Ayduran

23 Ağustos 2020 / Pazar / Denizli

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar