Mack burger
NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Sonbaharlı İstanbul 

Sonbaharlı İstanbul 

Bu yılın sonbaharını bir hafta sonra uğurlayacağız. Sonbaharın ilk günlerinde İstanbul’daydım. Eylülün son haftasıydı, güzel bir telaşla gitmiştim. İstanbul’da havalimanına vardığımda akşamüstüydü. Hava bulutluydu ve kararmıştı. Her zamanki puslu, buğulu, nemli havasıyla İstanbul onu tanıdığım gibi,ona özgü,serin serin esiyordu. Tedbirimi alıp hırkamı çantama koymuştum. Hareketli günlerle olacağımı biliyordum. Eve doğru giderken ellerimde valizlerim, beynimde düşüncelerim ve ayaklarıma cereyan eden kocaman enerjimle şehrin sokaklarına, caddelerine, semtlerine içimden sesleniyordum. Hey ben geldim ulu İstanbul, ben geldim. Özlemişim seni…

Ertesi güne uyandığımda, sabah hava yine kapalıydı. Gün ışığının pek giremediği evin odalarında günün hangi saati olduğunu pek anlayamıyor insan. Bir şehirden diğerine, bir mahalleden ötekine gide gele şehir, muhit değişimine hemen uyum sağlıyorum. Üç şehir arasında gidip gelmelerimle pek çok konuda da tecrübelendim. Başka şehre gitmek, yolculuk etmek, öncesinde ve sonrasında fazla hareket ettiren, hazırlık aşamalarında ayrılacağın evin altını üstüne getiren, gittiğin evin düzenini tutturman gereken,hepsi kaçınılmaz işler olarak haliyle muhatabının görevi oluyor. O günlerde ayaklarımda, kollarımda normalden daha fazla kuvvet oluşuveriyor. İlk günlerdeki bütün bu işler, güçler ve alışverişlerle, yakın semtlere kısa yürüyüşlerle ve bazen de dinlenerek hafta sonunu getirdim. Cumartesi geldiğinde yönüm kitap fuarının olduğu Kartal’a doğruydu. Kartal bize oldukça uzaktı. Önce Beşiktaş’tan Kadıköy vapuruna, oradan metroya inip Kartal yönüne giden trene bindim. Epeyce semti geride bırakıyorsunuz. Kırk dakika sürdü. Metrodan çıktım, yarım saat süren arayışım sonunda Kartal’a gidebilmek için köprüden yürüdüm ve biraz ilerdeki dolmuş, otobüs durağından dolmuşa bindim.  Dolmuş şoförünün tarifiyle fuar alanını hemen buldum. Fuara girmeden önce bir kafenin bahçesinde çay içip soluklandım. Yarım saat sonra fuar alanındaydım. Yayınevimin standını hemen bulmuştum. Etrafa bakınıyordum, diğer yayınevlerinin önlerinden geçerken stantlardaki kitaplara, standın arkasında ya da sağında solunda duranlara hızlıca göz gezdiriyordum. Sakin bir zamandı. İnsanlar pek yoktu. Yayıncıları ziyaret edenlerle sohbetler ve tanışmalar oluyordu. Ben de kendimi bir anda bu tanışmaların, sohbetlerin ve gülümsemelerin içinde buldum.Çok geçmeden hareketlilik yoğunlaştı. Gelip geçenler, kitapları inceleyenler oluyordu. İnsanlar vardı, yazarlar vardı. Sevgili Selma Hanım vardı, beni kırmayıp gelmişti. İlk defa yüz yüze tanışacaktık. Öykü, roman, deneme, şiir kitaplarımızla birbirimizle tanıştık. Neler yazdığımızı, yazacağımızı konuştuk. Her şey güzeldi ancak her şeyde biraz burukluk vardı. Salgın günlerinin, yasakların oluşturduğu keyifsizlik vardı. Her alanda olan ve çoğalan bütün zorluklar bu camiada da kendini gösteriyordu. Yalnız yine de ve her şeye rağmen gayret, umut ve uğraşılarla, tutunduğumuz bu mücadelelerle hayat devam ediyor.

 

İstanbul’u İstanbul olduğu için yaşamak ve sevmek belki ondaki cevherlerin, yaşanmışlıkların ruhunda kendini bulmak gibi bir şey. İçinden geçtiğim, dokusunu tanımak istediğim semtlerde sanki çok öncelerde yaşamışım da zamanlar arasında gidip geliyorum hissiyle, sırf sokaklarından yürüyüp geçiyorum diyemeyecek kadar farklı ve bir o kadar da ender kavuştuğum duygularla geziniyorum. Ender görüştüğüm ama her zaman gönlümde olan arkadaşlarımla da bir anda kendimizi Beşiktaş sahilinde bulabiliyoruz. Bir telefonla. Duygu’yu sahilde görünce koşup hemen ona sarılmıştım. İki saat boyunca durmadan konuştuk, hasret giderdik. Hâlâ o günkü kadar berraktır yaşadığım o anlar.

Burada yaşayanlara, oradan oraya savrulanlara, pek çok durum oldukça zor. Zamanla yarışmaları başlı başına büyük mücadele. Kalabalıklar içindeyken nefesim daralıyordu. İnsanların fazlalaşmasıyla daralan alan ve azalan oksijenle soluğumu tutarken midemin bulanmasıyla bulunduğum yerden derhal uzaklaşmak istiyordum. Kalabalık arttıkça şehrin bütüntılsımı ve alımı o anlarda kayboluyor. Her yer kirleniyor ve her tarafa sinen bayat kokular dağılıyor.Vapura bindiğimde Boğaz Köprüsü’nü, Süleymaniye’yi, Galata Kulesini, Topkapı ve Dolmabahçe Sarayı’nıve tümüyle sahili seyrederek Kadıköy’e ya da Üsküdar’a giderken,şehrin şahlanışını gördüğümde bünyesinde barınantüm sorunları unutuyorum. Şairler aklıma geliyor. Destansı İstanbul Ağrısı’ylaAttilâ İlhan, ‘’ Ulan İstanbul sen misin senin ellerin mi bu eller. Ulan bu gemiler senin gemilerin mi. Minarelerini kürdan gibi dişlerim arasında liman liman götüren. Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi?’’

Şaheser dizeleriyle Orhan Veli, ‘’ İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı. Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa. Güvercin dolu avlular.’’  Herkesin ezbere bildiği o muazzam dizesiyleYahya Kemal Beyatlı, ‘’Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!’’

İki genç, birinin elinde gitar diğerinde mikrofon, gelenleri karşılıyorlar vapurda, biri çalıyor öteki söylüyor. Vapurun hareket etmesini beklerken yerime oturup bir taraftan sahilin gün boyu değişmeden süren akşamlı telaşınabir taraftan daşehrin ışıklarının denize ve kıyılara sızıp; kırmızılı, yeşilli, sarılı gölgelerindebüyüleyen şehirden gözlerini çekemeyen insanları izliyorum. Böylesine masalsı görüntülerle insan hislerinin çeşitliliği artıyor ya da olağan hisler olağanüstü hislerle yer değiştiriyor. Bir akşam Kadıköy’de vapura bindim. Çok yağmur yağmıştı. Pantolonum, ayakkabılarım, montum ıslaktı. Moda Sahili’nde rahatça yürümüştük Serap Hanım’la. O sıralarda yağmur yağmıyordu ama hava pusluydu. Kış değildi ki sonuçta, sonbahardı hâlâ, gayet de hoştu gök ve bulutlar ve denizden izlenen o muhteşem ufuk. Sonra Moda’da, Yeldeğirmeni’nde eski ve yeni binaların, kafelerin ve fırınların olduğu meşhur sokaklarda gezinmiştik. Akşam saat dokuza gelirken Kadıköy Beşiktaş vapuruna binmek için arkadaşımla vedalaşıp ayrıldım. Aynı anda yağmaya başlayan yağmur giderek hızlanınca iskeleye ıslanarak ulaştım. Vapurda genelde balkonda otururken bu sefer kapalı bölümdeydim. Biraz da üşümüştüm. Hareket eden vapurun camından usul usul İstanbul’u İzliyordum.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızın akşamıydı, saat yediye geliyordu, evden çıktım. Nerede rahatça dolaşırım diyerek pek uzak bir yere gitmek istemedim çünkü bugün bayramdı ve şehrin pek çok yerinde kalabalıkların içinde kendimi bulabilirdim. Evden çıkınca Taksim’e gitmeye karar verdim. Yol boyunca sağa sola sapmadan uzunca bir caddeden yürüyordum. Her tarafa Türk Bayrakları asılmıştı, rüzgârla dalgalanıyordu. Hafiften serin harikaydı akşam. Tenimde yaz sıcaklığı yerine tatlı esintilerin mevsimi sonbahar. Yüzüm, ellerim, boynum üşümeden soğuyordu. Taksim’e geldiğimde göğe yansımalarını gördüğüm turkuaz ışığın göktekiışık oyunlarıyla gölgeler oluşuyor, göğün mavisiyleışık huzmeleri yarışıyordu. Taksim’e yaklaştıkça insanlar çoğalıyordu ancak İstiklal Caddesi pek kalabalık değildi, sanırım insanlar bayram etkinliklerinin olduğu semtlerdeydi. Gerçi İstiklal Caddesi, Beyoğlu genellikle yabancıların ve turistlerin merkezidir. o akşam rahat rahat yürüdüğümü anladığımda tarihi binaNarmanlı Han’ın önündeydim. Narmanlı Han’a baktıkça o eski taşbinayı arıyor gözlerim, binanın orijinal halini fotoğraflarından görebildim. Yine de ilgiyleincelediğim detaylarına bakıyordum. Sanatçılar kalırmış burada, eskiden atölyeler varmış. Pek çok sanatçıyla anılan binada kalanlardan en bildiklerim de Ahmet Hamdi Tanpınar ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur. Değerli binaların restore edilirken özensizce planlanıp günümüz binalarına benzemesi üzücü. Cadde boyunca dükkânlara, sağa sola bakıp, ara sokaklardaki eğlencelere, müzisyenlere takılıp, bir mekânda duraksayıp çay içerek dinlenirken epey vakit geçirmiştim. Dönmeliyim artık diyerek Şişhane’den metroya inip trene bindim. O yorgunlukla ters yöne binmişim farkında değilim, gelen durak Haliç’eydi. Anlayıncailk durakta indim, burası yer altında değildi. Üstü camlarla kaplıydı ve camların arkasından deniz görünüyordu. Akşamın sahiciliği hiç olmadığı kadar duruydu, yalnızherhangi bir akşama bu kadar hayran olunur muydu? Akşama mıydı acaba hayranlığım o an anlayamamıştım.

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam

Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam    * Ahmet Haşim

Oysaki az sonraki buluşmalarımla bugünün akşamına âşık da olacaktım. Haliç’teydim çünkü. Meğer İstanbul Metro duraklarının en güzeli bu durakmış da haberim yokmuş. Karşı tarafa geçecek, gideceğim semte doğru giden trene binecektim.Hedefim buydu oysa. Bu kısacık mesafede ummadığım bir şey oldu. Trenden indiğimde sağıma soluma bakınca, sağda ilerde iki tane çıkış gördüm. Biri direk dışarıya çıkıyordu diğeri de sağındaydı, aşağıya doğru merdivenler vardı. Hangisinden geçmeliyim diye pek de düşünmeden hızlıca karar verip merdivenlerden aşağıya indim. İnerken karşılaştığım manzarayla bir anda şaşkınlaştım. Tek tük insanlar vardı. Fotoğraf çekiliyorlardı. Kimisi sigara içiyor, durduğu yerden büyülenmişçesineetraftaki manzaraya bakıp dalıyordu. Haliç Köprüsü olduğunu anladığım bu köprüden birkaç yıl önce de Balat’a gitmek için geçtiğimizi anımsadım. Durup dururken yanlış trene bindiğime sevindim. Başına talih kuşu konmuşçasına sevinmek böyle bir şey olmalıydı. Ne hoş oldu diyor şans eseri buluştuğum bu anların tadını çıkarıyordum. Köprünün yüksek voltajlı ışıkları içinde, sağ tarafta sahil boyunca görünen yalılar, tüm görkemiyle Süleymaniye Camisi, iskele boyunca motorlar, tekneler ve Eminönü. Sol tarafta İstanbul’un bir eşi bir dengi olabilecek simgesi Galata Kulesi, Karaköy ve karşımda Galata Köprüsü.

Epey kaldım, saate baktım, ona geliyordu.Video çekerken, Galata Köprüsü’nün ardında gökte patlayan havai fişekler de tesadüfen videoya eklendi. Kuşların bu sebeple öldüğünü öğrendiğimden beri havai fişeklerle eğlenceyi sevmiyorum. Buradaki tek burukluğum o anlar oldu.

Kendimizi iyi ve güzel hissettiğimiz anlardan kolay kolay kopamayız. İnsanın kendine yapabileceği iyiliği yine kendisinin sağlayacağını son yıllarda anlamamdan olsa gerek.Bu duygularla eve dönmüştüm.

 Değerli şairimiz Sezai Karakoç’u yeni kaybettik. Çokça üzgünüm. Değerlerimizi kaybettikçe hüzünleniyorum hatta kendime sitem ediyorum. Yaşarken neden tanışmadın diyor daha da üzülüyorum. Zaman geçtikçe dünyadaki varlığımızın süresi azalıyor. Azalan ömrümde umarım hâlâ yaşamakta olan pek çok değerli sanatçıyla tanışmanın, eserlerini okuyabilmenin bir yolunu bulabilirim. Şairimize sonsuz minnetle rahmet diliyorum.

Henüz burada bahsetmediğim İstanbul Oyuncak Müzesi, Santur sanatçısı Sedat Anar’la Beşiktaş Sahaf Günlerindeki etkinliğinde tanışmamız, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Senfoni Orkestrası’nın Konseri ve sokaklarda yatan insanlar ve başkaca gözlemlediklerimi başka bir yazımda anlatmalıyım.

Son olarakAttilâ İlhan’dan çok sevdiğim bir şiirini okuyalım.

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul’ mudur?

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum, sen yoksun

 

Nermin Ayduran

22 Kasım 2021 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar