NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Bir Gazimizden: Gözlerimi İstiyorum Komutanım

Bir Gazimizden: Gözlerimi İstiyorum Komutanım

Baharın bütün renkleri, aydınlığı mayısa sakladığını düşünürüm. Doğanın nisanla başlayan bahar telaşının, mayısta durgunlaşmasıyla mevsimin sakinliğini izlemek doğallaşır. Gündüzler ve geceler biraz daha berraklaşır. Havanın puslu mu, yağmurlu mu, rüzgârlı mı olacağını bilemediğimiz soğuk kış günleri gibi değildir artık günler. Hayatlarımızdaki telaşların da durulduğu, günlerimizin sakinleştiği günlerdeyiz.Bizler de mayısa benzedik. Ancak her şeye rağmen kendimize iyi gelecek başka işler, uğraşılar vardır. Belki hiç akılda değilken bir müddet duraksamak, dinlenmek, bir şeylerle başka türlü vakit geçirmek de umulmadık birtakımzihinsel düşünüşlere vesile olabilir. Bunlara ev işleri, mutfaktaki işler, evin çeşitli köşelerinde anlık gelişen uzun ya da kısa süren sohbetler, telefonla da olsa sesimizle, görüntümüzle buluştuğumuz özlediklerimiz ve de gün boyunca süren bütün aktiviteler eklenebilir. Gidilip gelinecek, sosyalleşecek başka konular da kalmayınca gündemimize evle ilgili her ne varsa etkili hale getirmek önemli oluyor. Gündüzleri alışveriş, alınan her şeyi tek tek temizleyip yerleştirme, ‘’bugün ne pişirsem, ne yapsam’’ diyerek önlüğü bele takıp zamanı mutfak ve türevleriyle geçirip arta kalan zamanlarda odalarda, dolaplarda düzen tertip yapmak gibi hepimizin bugünlerde aşina olduğu işlerle meşguldüm.En güzeli de dilediğim kadar kitap okuyorum, film izliyorum, çocuklarımla daha çok konuşuyorum.

Kitaplarım epeydir evin odalarına dağılmış durumdaydı. Kendime ait kitaplığım ve masam olmadığından kitap, defter, kalemlerimi evin her köşe bucağındakullanmaya alışığım. Yalnız sürekli olarak evde olunca bu dağınıklıktan bunaldım. Kerem’in odasındaki kitaplığın bir bölümü uygundu. Biraz daha rafları rahatlatıp kendime yer açtım. Kitaplarımı düzenleyip raflara sıraladım. Bu anlarda bazı kitaplar dikkatimi çekince durup içlerine bakıyordum. Kimisi çok eskilerdendi. Belki de ilk okuduğum romanlar, şiirlerden oluşan kıymetli kitaplardı. Sayfaları sararmış, kapakları soluklaşmıştı. Onlara baktıkça zamanda gezintiye çıkıyor, kendimi görüyordum. Bu kitaplarla yıllar öncesindeki kendimi, sararan yaprakların arasından hatta solmuş kapağın isminden tanımaya çalışıyordum. Geçmişte kalan günleri anımsamaya çalışmak, buğulanan ıpıslak camdan görebildiğin sokağa şiddetle yağan yağmuru izlemek gibi bir his. Yağmur dinince bir süre sonra sokaklara hiç yağmamış gibi olur. Yerler kurur, camlardan damlacıklar süzülür. Geçmiş bana böyle hissettiriyor. Yağmur yağıyor, sonra yağmamışçasına diniyor. Sızan damlalar kayboluyor, bir dahaki yağmurla yenileniyor.

Kitapların ilk halini düşledim. Yepyeni basılmış; meşe, kavak, ladin kokulu yapraklarıyla pırıl pırıl kapağının albenisini hayal ettim. Kitabı yeni almışım da şöyle sayfalarına bir göz gezdiriyormuşum gibi… Şıkırdayan sayfaların arasından burnuma dağılan kâğıdın ıtır kokusundan, ormanları anımsatan doğallığından, hele ki içindeki harflerin neler anlattığından merakıma değin, öylesine cezbedici bir sevgi, bir bağımlılık, bir mutluluk halidir ki bu!

Bu duraklarımla vakit hızla ilerlediğinden, kalan kısmı ertesi güne devrettiğim de çok oldu. Bazen ertesi gün yapamadım, araya başka işler giriyordu. Böyle böyle kendime ait bir kitaplık oluşturmayı nihayet başardım. Tam da şimdi VirginiaWoolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı kitabını anmalıyım. Kendine ait bir kitaplık! Ne müthiş. Er geç olmuştu nasılsa. Kitaplarım orada buradaydı fakat bundan pek de rahatsız olmuyordum. Elime herhangi biri geçtikçe bir paragraf, birkaç satır okuduğum sayfalarla onlarla iç içe yaşamanın keyfi başka. Birkaç hafta önce kitaplığıma bir yerlerden bulduğum üç dört kitabımı daha koyuyordum ki bir tanesi onca kitabın arasında tabiri caizse yıldızmış gibi dikkatimi çekiverdi. Raftaki duruşu, rengi, kapağı ve özellikle kapaktaki adıyla kitap nihayet avuçlarımdaydı. Öncelikle kapağını inceledim. Sonra arka kapağına göz gezdirdim. Arka kapağındaki ‘‘Bu Kitabı Okuyun’’başlıklı tanıtım metnini eğitimci, yazar, bürokrat, rahmetli Turgut Özakman yazmıştı. Tekrar ön kapağa dönüp kapağı açtığımda diğer sayfalarını çevirmeden önce dikkatimi çeken notla durdum. El yazısıyla yazılmış birkaç satırı hızlıca okudum.

‘‘ 15 Aralık 2016

Nermin Hanım;

Bu kitabı size ve ailenize hediye etmek istiyorum. Okumanızı ve yazara düşüncelerinizi bildirmenizi rica ediyorum. ‘’

Not kitabın yazarının telefon numarasıyla devam ediyordu.

 ‘‘…  Saygı ve selamlar. Okuma ve yazma serüveniniz ömrünüz oldukça devam etsin.’’ diyerek kitabı gönderenin ismiyle not bitiyordu.

Hatırladım tabii. Gönderen kişiyi, hatta bu kitabı kendi öykü kitabıyla birlikte bana hediye eden, incelikle postayla ileten dostu unutmadım elbette. Çok zaman oldu, görüşemedik, ancak bazı dostluklar kaldığı yerde aynı yalınlıkla durur. İşini severek yapan bilge bir edebiyat öğretmeni. Öyküler şiirler yazan, tarihe ve edebiyata olan ilgisiyle benimle de pek çok bilgisini paylaşan, daima destek olan, vatanını seven iyi bir dosttu. Bu kitabı kitapların arasında niye unuttuğumu, bunca zaman geçmesine rağmen neden henüz bulduğumu az çok biliyordum ancak yine de kendi kendime hayıflandım. Neredeyse beş yıl geçmiş! Derhal okumalıydım. O gün başladım kitabı okumaya.

‘’Gözlerimi İstiyorum Komutanım’’

İlk satırlardan başlayan duygusallıkla kitabın içeriğini, hassasiyetini televizyondaki haberlerden, sosyal alanlardan,  görüp duymakla tahmin etsem de yazarının gazi olmasından dolayı yaşadıklarınıkendisinden bizzat okumak beni geriyordu. Güneydoğu’nun dağlarında, operasyonlarda olan biten her şeyi gazinin anlattıklarıyla kitabından okuyacak, hakikatleriöğrenecektim. Haliyle duygularını yeri geldiğinde zirvede yaşayan biri olarak böylesine kalp ağrıtan bu konuyu pür dikkat okuduğumda gayet de içerleyecektim. Kitap kırk bölümden oluşuyor. İlk bölümü Generaller Evi. İlk paragrafşöyle başlıyor:

‘‘Güneydoğu’daki dostluk ve arkadaşlığın dünyanın hiçbir yerinde bulunamayacağı daha ilk günden belli olmuştu. Bu bölgede askerlik yapan insanlar, birbirlerine sıkı sıkıya bağlanıyorlardı. Nedeniyse bir gün önce gördüğünüz insanı, ertesi gün göremeyebiliyordunuz. Hemen hemen her gün insanlar birbirleriyle helalleşip pusuya ya da operasyona çıkıyorlardı. Helalleşme zamanı bizlere gelmişti.’’  (Sayfa:25)

Gazi Hüseyin Özlük kitabını ilk önce 2007’de Bilgi Yayınevine yayımlatmış. Sonraki yıllarda farklı yerlerden çok kere yenileri basılmış. Bendeki kitap da sanırım sonraki yıllarda yayımlanmış. İlk sayfalarda değer verdiği pek çok dostunun samimi sözlerle yazdıkları duygu ve düşüncelerini okumaya başlıyorsunuz. Kendi cümlelerine gelinceye dek gözlerinizi dolduran, düşündüren, hüzünlendiren cümlelerle buluşuyorsunuz. Gazi Hüseyin Özlük’ün kendi satırlarını okumaya başladığımda ise, acaba kitap boyunca neler okuyacağım neler hissedeceğim ve nasıl buna dayanabileceğim dediğim anlarla doldum taştım. Zordu. Ancak mutlaka okumak gerekti. Her satırından Gazi Hüseyin ile geçtim. Yaşadıklarını, emeklerini, acılarını ve mücadelesini içselleştirmem kolay olmasa da kaybettiği gözlerine, sol elinin parmaklarına, katlanmak zorunda olduğu acılarına, tümüne dayanmam oldukça zordu. Kimi satırlarında gözyaşlarıma engel olamadım. Sayfalarda anlattıklarını ürpererek okuyordum. Birçok telaşını vesıkıntısını nasıl atlattığını,tedavi günlerini ve aylarını,görememesini ilk günlerde kabullenmediğini; sonra kabullenip tüm yaşamını görmeden de olsa yeniden düzenlediğini, yeniden yaşama karıştığını, yaşamına ait olan hiçbir şeyden vazgeçmediğini anlattıkça içime verdiği coşkulu duyguyu nasıl anlatmalıyım?

Vatanına hizmet etmeyi canı gönülden isteyen genç bir astsubayken, sinsi bir mayına müdahale edip imha edeceği sırada elinde patlamasıyla birdenbire emekli olan Hüseyin Özlük’ün, gazi oluncaya değin ve sonrasındaki olayları anlattığı kitabını üç dört günde okudum. Okuduktan sonra okumadan önceki hislerime, bir insanın istedikten sonra engellerinin olmayacağına, mücadele ettiği sürece kendisini iyi hissederek, iyileştirerek ve hiç kimsenin yardımı olmadan da yaşamını sürdürerek mutlu olabileceğine bir daha inandım. Kalpten inandım, çünkü gazimiz öylesine güzel işler gerçekleştirdi ki okuduklarımla şaşırdım, umutlandım, imrendim…

Yazdıklarını sonuna dek neler olduğunu, olacağını merak ederek okurken son sayfaya geldiğimde kitabını ve kendisini anlattığım bir metin yazıp sonrasında arayacağım demiştim. Bu metni yazdıktan bir gün sonra yani bugün öğleyin saat on ikiden sonra Hüseyin Özlük’ü aradım. Telefonu çalıyordu, ama cevap vermiyordu. Yarım saat sonra kitabını okuduğumu, bu konuyla ilgili söyleyeceklerim olduğunu, uygun olduğunda konuşmak istediğimi belirttiğim bir mesaj yazdım. İki saat sonra gelen telefonda Gazi Hüseyin Özlük’ün aradığını görünce hemen telefonu açtım. Vatanı uğruna gazi olmuş bir subayla konuşmak heyecanlandırıyor, sizi tanıdığım için hem gurur duydum hem de mutlu oldum diyerek söze başladım. Gayet mütevazı, beyefendi konuşmasıyla kibarca cevaplar verdi. Memleketten, askerlerden, evlatlarımızdan, kitabını yazdığı günlerden biraz sohbet ederek karşılıklı olarak tanışmıştık. Sonra iyi dileklerle vedalaştık.

Elimden geldiğince anlatmaya çabaladığım Hüseyin Özlük’ün halen çeşitli faaliyetler içinde olduğunu sosyal medya hesabından da gördüğümde sevindim. Bu cümlelerim onun sevgiyi, saygıyı, vefayı, cömertçe koruduğu kocaman kalbineydi.  Güçlü, onurlu, sabırlı mücadelesineydi. Sevgi dolu olup yuvasına, kızlarına, eşine olan bağlılığınaydı. Anne ve babasına olan saygısına, sevgisine, hürmetineydi. Hastanede yaralı halde yatarken,  başucunda saatlerce sessizce ağlayan annesine daha sonraları bestelediği ve yorumladığı, ‘‘Burcu burcu ana kokuyordu,’’ dediği türküsüneydi.

‘‘Çakır gözlerine kurban/ Sana gonca bir gül sunam/ Çırpınıp dalına konam/ Gül kokulu güzel anam/ Bunca yıldır gam yükünü/ Çeke çeke ömrün söndü/ İki oğul bir gülünü/ Yüreğinde taşır anam/ Saçlarına düşünce kar/ Gözyaşların bana akar/ Sağ yanım kurşun yarası/ Sol yanımdan beni de sar anam’’

Ve…

Son sayfadan birkaç cümlesiyle yazımı sonlandırayım. Bu metnimi okuyan herkesin gazimizi tanımasını istedim. Yazılar, notlar, mektuplar, kitaplarhiç tanımadığımız birilerini yakından tanımaya, tanışmaya vesiledir. Bizler bu güzelliklere bu tanışmalara rast geldikçe varız, olmalıyız. Deva bizde, derman bizde. Bu tanışmaya aracı olan dostumun da gönlüne sağlık olsun.

‘‘Geriye dönüp baktığımda hafızama 29 Temmuz 1993 günü gelip takılıyor. O gün, iki kavramla tanıştım. Ölüm ve diriliş.

Kana, taşa ve toprağa saplanan bedenimi kaldırmaya çalıştım. Yarım kalan ellerimi toprağa bastırıp, başımı kaldırdım ve yeniden hayata baktım. Yeni bir diriliş, yeni bir yaşam ve yeni bir Hüseyin Özlük doğdu.

Artık bir daha göremeyeceğimi biliyorum, bunu kabullendim. Gönül gözüyle görmeyi öğrenmeye çalışıyorum.

Ama ‘‘bir isteğin var mı?’’ diye soranlara ve soracaklara şunu söylüyorum:

‘‘Gözlerim bu vatana feda olsun.’’   (Sayfa: 256)

Gözlerimi İstiyorum Komutanım

‘’ Yolun ışıklı olsun.’’

Değerli Gazi Hüseyin Özlük’e derin saygıyla…

 

Nermin Ayduran

17 Mayıs 2021  - Denizli

 

 

 

 

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar