NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Eylüllü Günler

Eylüllü Günler

Günler gitgide kısalıyor,/ Yağmurlar başlamak üzre./Kapım ardına kadar açık bekledi seni./Niye böyle geç kaldın?/ Soframda yeşil biber, tuz ekmek…

Fazıl Say’ın benzersiz notalarıyla Nazım Hikmet’in Güz şiirini dinliyorum. Güz için yazılmış, bestelenmiş, üretilmiş eserlerle baş başa kalınca durduk yerde ılıklaşıyoruz. Mevsim güz değilse dahi ruhumuza salınan sakin esintilerle güzü düşlüyoruz. Fazıl Say, bestesiyle, sözlerin ve mevsimin pek çoğumuz için olağanlaşan hislerini yoğun duygularla dinleyenlerine aktarmak istemiş besbelli.  Fazıl Say ülkemizin ender değerli sanatçılarındandır, elbette bizler de eserleriyle ve emeğiyle gurur duyuyoruz.

Eylülün yirmi dördüncü günündeyiz. Öğlen vakti. Önceki geceden bugüne değin bir şeyler yazmak istedikçe işler güçler bitmediğinden klavyenin başına henüz oturabildim. Siteye arada sırada göz gezdiriyorum. Az önce yine baktım. Son yazım mayısta kalmış. Mayısın üzerinden epey zaman geçti. Bugünlerden hazirana dek, yani, geriye doğru, yaz boyunca nelerle, kimlerle, hangi yerlerle olduğumdan bahsedeceğim.

Dün Pablo Neruda’nın ölüm yıl dönümüymüş. Ne tesadüf ki önceki gece kitaplardan ya da izlediğim filmlerden, belgesellerden notlar aldığım defterime bakarken sayfanın sonuna doğru Neruda’nın Sessiz Olmak şiirini oku demişim, görüverdim. Açtım okudum. Nasıl güzel. Sonra başka şiirleri derken yedi sekiz tane şiiri bir çırpıda gayet de etkilenerek ve duygulanarak okumak gecenin sessizliğinde iyi geldi. Sessiz Olmak şiirini bir de birlikte okuyalım.

Şimdi on ikiye kadar sayacak
ve hep birlikte susacağız.
Bir an olsun toprağın yüzünde
konuşmayalım hiçbir dilde,
bir saniye duralım, 
sallamayalım kollarımızı bu kadar.
Acelesiz, motorlarsız
ne mis kokan bir an olurdu,
birlikte hepimiz
apansız bir gariplikte.
İncitmezdi balinayı
balıkçılar soğuk denizde
tuz toplayan adam
bakardı yaralı ellerine
Yeşil savaşlar hazırlayanlar,
gazlı savaşlar, ateşli savaşlar,
yaşayanı kalmayan zaferler,
temiz giysiler giyerlerdi
yürüyüp kardeşleriyle
gölgede, bir şey yapmadan.
İstediğim karıştırılmasın
kesin eylemsizlikle:
ne yaparsa odur yaşam
bir işim yok benim ölümle.
Götürebilmek uğruna hayatımızı
bu kadar sıradan olmasaydık,
ve bir an, hiçbir şey yapmasaydık,
belki dev bir sessizlik
yarıda kesebilirdi kederini
kendimizi hiç anlamayışımızın,
kendimizi ölümle korkutmanın,
belki de toprak öğretecek bize
ölü görünen her şeyin
aslında canlı olduğunu.
Şimdi on ikiye kadar sayacağım
sessiz olun, ben gideceğim.

Sonra gün doğdu, sabah oldu. Erkendi. Twitter’da bakınıyordum ki Pablo Neruda şiirleri paylaşılıyor. Meğer bunca ilgi 23 Eylül ölüm yıl dönümü içinmiş. Anmaya değer sanatçıelbette ve bir devrimci. Ne de çok seviliyor. Şiirleri dilimde ve kalbimdeydi hâlâ, huzurla uyusun dilerim. 21 Eylül’de ise ressam, şair, yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ölüm yıldönümüydü. Resimleriyle şiirleriyle anılan değerli şairimizin, ‘’Önde zeytin ağaçları arkasında yâr/sene dokuz yüz kırk altı mevsim sonbahar/ Yâr yâr…

Diye başlayan bu benim de çok sevdiğim şiirini Erol Evgin’in güzel yorumuyla şarkısından dinleyiniz. Şairimize derin sevgi ve rahmetle…

Günleri geriye doğru düşündükçe hafızamın doluluğuna şaşırmıyorum çünkü her gün kendini dolduruyor, mutlaka uğraşacak çok şeyler oluyor. Bugünler dekışlık v.s hazırlama günleri. Biraz ondan biraz bundan, aman şundan da azıcık olsun dediğim ve kendimce kendimi bu işlerle uzun saatler vakit geçirmekten kaçınarak uğraştığım sebzelerle iç içe ve mutfağa bağımlı kaldığım saatlerle buluyorum. Olması gereken her iş gibi bu işler. Yaz sebzelerini özellikle domatesi kışın da tüketmek istemek soğuk günler için kolaylık da oluyor. Ev işleri bitmiyor tabii. Yaşam alanlarımız, hareketler çoğaldıkça meşguliyetler de doğru orantılı olarak artıyor. Henüz yeni tanıdığım bir çevirmen bu hallerimizipaylaştı geçenlerde. Yazan kadınların ev işleri, alış veriş, çocuk bakımından arta kalan zamanda yazabildiğinden söz etmiş dört beş cümleyle. Öyle tabii. Zamanı kollamak, yakalamak kendi elimizde olsa da bir şeyler üretebilmek sakinliğe, uzun zamanlara ve ruhu, zihni meşgul edecek her şeyden soyutlamaya bağlı. Bazen de sevdiğim insanları ziyaret ediyorum. Mesela iki gün önceydi, iyi bir ressam olması bir yana olgun ve özgün kişiliğiyle pek beğendiğim, kalbimle de sevdiğim Melahat Özcan Şener Hanım’ın atölyesine uğramıştım. Şiir de yazıyormuş, eskiden de yazardım diyor ama bugünlerde epey duygulandığından her gün yazıyormuş. Daha çok yeni, sevgili ağabeyini covidden kaybetti. İnsanın acı günlerine derman olan bu duygular, şiirler, kitaplar, resimler iyi ki var. İyi ki sanat var sanatçılar var. O gün ikimize de harika hissettiren, yoğun hislerle geçen iki saati, birlikte şiirler okuyarak, muhabbet ederek bitirip ayrılmıştık. Sevgilerle güzel kalbine…

Geçtiğimiz hafta cumartesiydi, şehrimize konser vermeye gelen Levent Yüksel’i izlemek üzere ailece Açıkhava Tiyatrosu’ndaydık. Ya Sonra, Yârim İstanbul, Dedikodu(Orhan Veli şiiri), Ayrılmam, Tuana, Beni Benimle Bırak, Mutlu Ol Yeter, Akşam Güneşi… Coşku, heyecan ve beğenilerle sahneyi sanatıyla aydınlatan Levent Yüksel’i izleyip, şarkılarını hep birlikte söyledik. Hakikaten de böylesi güzel ve değerli sanatçılarımızı izlemeyi özlediğimizden olsa gerek, orada olan herkesle beraber, hepimiz için unutulmaz gecelerdendi. Birkaç hafta önce Şiir Evi’nden tanıdığım, saygı duyduğum, Sınıf öğretmenliğinin yanı sıra yazar ve şair olarak da çabalarıyla değerli bulduğum, Bülent Afşar Hoca’mın bir yıl önce yazmaya başladığı romanını bitirip yayımlattığını öğrendiğimde kendisini hemen kutlamıştım. Bana kitabını iletmek istediğini belirttiği mesajından sonraki günlerden bir öğleden sonra buluştuğumuzda ise, kişiliğine özgün zariflikle kitabını imzalayıp vermişti. Bu anlar üretene de üretenle birlikte heyecanını duyumsayana da ne kadar değerli oluyor. O anlar öyleydi. Saygıyla, içtenlikle ve kalpten sergilenen emeğin önünde sonsuz saygımla eğilirim. Romanını yazarken doğan heyecanını, hislerini, uykularının kaçışını öylesine iletti ki hocam, ‘‘o ağrılı süreci bana geçirdiniz, bu harika bir şey’’ demiştim. Okumaya başlamadım ama en yakın zamanda okuyacağıma söz verdiğim Sahil Kasabası’nın yolu açık olsun dilerim. Saygı ve sevgilerle…

Ayrıca pek çok kitabım okunmayı bekliyor. Kimisini edindim, kimisi alınacak, kimisi sırasını bekliyor…  Şimdilerde bitmesine birkaç sayfa kalan bir felsefe kitabı okuyorum. Okuduğum ilk felsefe kitabı. Aslında edineli çok zaman oldu, yalnız okuma sırası gelememişti bir türlü. Kitabın ismi, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Yazarı Profesör Çetin Balanuye. Akdeniz Üniversitesi’nde de öğretim görevlisi olarak halen devam etmekte. Ben onu liseli yıllarımdan, lisemden tanırım. Arkadaşımdır kendisi deyip, onu ve başarılarını, kitaplarını anlattığım çok oluyor. Evde de bazen kulaklarını çınlatıyor olabiliriz, özellikle Kerem’le. Çetin, o zamanlarıma dair, gülümseyerek anımsadığım nazik, esprili ve iyi bir dost olarak hafızamdan silinmeyen arkadaşım olarak kalmıştı, halen de öyle… Kitabını okumanızı tavsiye ediyorum, çok bilgilendim pek çok konuda düşündüm, gayet de anlaşılır cümlelerle yazdığı kitabını keyifle okuyorum. Değerli emeklerine selam ve sevgiyle…

Ağustos’un on günü İzmir’deydim. Almanya’da yaşayan kardeşim ve ailesiyle, annemle, kız kardeşimle ve bazen kendi kendime hoş, eğlenceli ve bol özlem gidermeli günler geldi geçti. Araya sıkıştırdığım üç kısa ancak benim için çok değerli ziyaretlerimle İzmir’i ve İzmirliliğimi bolca olmasa da içimi ferahlatacak kadar gezerek, bulunarak edindiğim yeni anılardan hafızamda kalsın dediklerimle Denizli’ye, evime döndüm. Üç ziyaret kimlereydi, kısa kısa anlatayım. Salgın dönemi, yasaklar bittiği zaman İzmir’e gider gitmez tanışmalıyım, sevimli kitabevine uğramalıyım dediğim biri vardı. Yaklaşık iki yıldır Twitter’da Nuray Önoğlu’yutakip ediyorum. Bu zaman aralığı boyunca onu takip etmekten, bilgilenmekten, hoş paylaşımlarıyla kendisine kendimi yakın hissetmekten kaynaklı bir sevgim oluştu. Aslında Jeoloğum diyor ancak kader ve hayat ona çevirmenlik yapması için yön verince kendisini çevirmenlik yaparken bulmuş. Ben onu çok seviyorum, öyle de güzel gülümsüyor ve ağırlıyor ki bir kere daha hayran olup yanından ayrılırken tekrar geleceğim demiştim. Bir de masalcı, yani masal anlatıyor. Sohbetiyle, ilgisiyle oldukça özel ve işinde de usta bir insan olarak onu tanımanızı isterim. Aynı gün Zorba Kitabevi’nin sahibiyle ve aynı zamanda öykü yazarı bir genç olan Özgür Çırak’ın mekânına uğradım. Oradaydı. O da güler yüzüyle, güzel karşıladı. Tanıştık, biraz oturduk muhabbet ettik. Kitaplardan, kitapçılardan, öykülerden, sosyal medyadaki tanışmalardan bahsettik. Kitabevinin düzeniyle, kitaplar, ortam ve iki güzel insanla tanıştığıma sevinmiştim. Bu kısa ziyaretlerin devamını ve elbette inceleyeceğim pek çok kitapla haşır neşir olmayı çok isterim.Alsancak’ı özlemiştim. Kardeşim Nergiz’e gelirsen birlikte gezeriz demiştim, geldi, akşama dek dolaştık özlem giderdik. Sonraki günlerden bir öğlen vakti, Hatay Dilek Kafe’de, ev yapımıkoruk ve karadut suyu karışımı eşliğinde değerli Şair, Yazar, Eğitimci Şerif Kutludağ Hoca’mla buluşup hayli birikmiş konuyu konuşup üzerinde düşünüp, yorumlamıştık. Elbette genel konumuz edebiyat ve edebiyata dahil olan her şeydi. Ben kendisinden her zaman ve her koşulda faydalanır, yapacağım işler ya da merak ettiğim, bilmediğim birtakım konular hakkında görüşlerinden, ilminden ve güzel gönlünden ilham almaya çabalarım. Şerif Hoca’mı buradan da içten saygıyla, sevgiyle selamlayayım.

Ağustosun diğer yarısı evimdeydim. Kitaplarımla, filmlerle, ailemle ve çok sıcak günlerle ağustos da geldi geçti.

Temmuzda ve haziranda annemleydim, annem yanımdaydı ve bazı tedavileri olması gerekiyordu. Sırasıyla hepsini yaptırdık. Gözlerinden ameliyatını oldu, rahatladı. Salgından dolayı evde yalnız kalmaktan hem yorgundu hem de moralsizdi. Mayısın son günleriydi İzmir’e gitmiş gelmek istemese de onu tutup Denizli’ye getirmiştim. İyi ki gelmişim kızım demişti sonraki günlerde. Çünkü bu şehir değişikliği ona iyi gelmişti hem de tedavileri rahatça yapılıyordu. Yani temmuz ve haziranda annemle beraberdik. Yıllardır bu kadar uzun zaman birlikte olamadığımız günleri düşününce bize ilginç geliyor, anne kız olmanın nasıl bir güzellik olduğunu duyumsatıyor ve bugünler ikimiz için de ilginç bir deneyim oluyordu. Ben böyle duygularla buluştuğumda, e hayat heyhat, diyorum. Sanki o zaman içim rahatlıyor, kalbim duruluyor yalnız yine de neler oluyor tam bilmiyorum, öyledir umarım. Tabii, e hayat dedim yine…

Ve son olarak. Bu en başta yazabileceğim bir duyuruydu ancak sona bırakmak istedim. On iki gün oluyor sanırım, yayınevim Yitik Ülke Yayınları’ndan bir davet aldım. Bu e-posta tüm yazarlarına davetti. Kartal Belediyesi’nce düzenlenen kitap fuarına davet edilen yayınevim, bizleri de bu etkinliğe davet ediyordu. Olur dedim ve gidiyorum. 25 Eylül-3 Ekim arasında devam edecek kitap fuarında 2 Ekim Cumartesi günü, saat 14.45 -15.45’de kitabım, Bunlar Hep Güzden’le birlikte orada Yitik Ülke standında olacağız. İstanbul’dan veya başka şehirlerden, gelmeyi tanışmayı isteyen herkesi Kartal Kitap Fuar’ında kitaplarımızla bekleyeceğiz.

Ve bir şiirle veda edeyim.

Sokağa bir diyolog gibi çıkıyorum/Umrunda değilim gecenin./ Gece yarınki gecedir ve tanrıdır/Tanrının umrunda değilim…/Kimileyin seviyorum.(Sevmek kuşların bir an boş bıraktıkları ağaçtır)

Ve yalnızlığın kırmızı yapraklara/Çalan büyüsünü duyuyorum: Ey cesaret/Hep dolu tutu bardağımı./Sevgi ve umut birdir, yalnızlık ve cesaret bir.

Melih Cevdet Anday

 

Nermin Ayduran

24 Eylül 2021  - Denizli

 

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar