NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Mevsim Bahar Olunca

Mevsim Bahar Olunca

Mayısın otuzu bugün. Öğlen. Birkaç gündür hava buz gibiydi. Sanki kışa giriyoruz gibi. Halbuki şimdi bahar. Geçtiğimiz haftalarda hava ılıyınca mevsimealışıvermiştik. Zannetmiştim ki havalar bir daha soğumaz. Günler ılık ılık olur sonra da yaz sıcağıyla buluşulur. Nisanda hakkını vere vere yağamayan yağmurlar bugünlerde yağıyor. Yağmurun serinliğiyle bahar dilediği gibi gelemiyor. Biz bu kadar şaşkınsak kim bilir kelebekler nasıl şaşkındır.

Renk renk çiçeklerle, kırlara ağaçlarayeşilin türlü tonlarını giydirip canlanan baharı dilediğimizce seyredip doğanın insanı mutluluktan çıldırtacakmış gibi hissettireceği duygulardan mahrumuz bu ilkbaharda. Bir virüs dünyayı sardı. Koronavirüs dediler, Covid-19 dediler. Tespitler, araştırmalar, hastalar, korkular, ölümler, ürpermeler…

Sonunda virüs hepimizi pandemisiyle etkisine aldı. İki buçuk aydır İstanbul’dayım, dolayısıyla karantinalı günlerde buradaki evimizde kızımla birlikteydik. Haziranla birlikte kontrollü normalleşmeyle serbestleşeceğimiz günlere geçeceğiz. Gerçi bugünlerde de bazı bazı sokağa çıkıyorum. Yürüyüş yapıyor alışverişe gidiyorum. Yüzümde maskem, çantamda kolonyam tüm tedbirleri alıp dokunduğum yerlere dikkat ediyorum. Yüzümüzü, gözümüzü, ağzımızı ellerimizden koruyacakmışız.

Üç aydır ülkemizi de saransalgın hastalıkla duymadığımızı duyuyor, görmediğimizi görüyoruz. Korkuyla sarsıldığımız, etkisinden çıkamadığımız türünün korku olduğu bir filmin olağanüstü olaylarla dolu olan oyuncularıyız. Yönetmeni, senaristi, mekânları, insanları, kamerasıyla… Baş rol olanlar, figüranlar var.

Bu filmde hepimiz varız. Henüz çekimi bitmedi, devam ediyor. Neler oluyor, olacak, ne yaşayacağız ve daha neler görüp duyacağız, hepsi birer muamma.

Biraz evvel öykücümüz Sait Faik’in Rıza Milyon-er başlığını verdiği öyküsünü okudum. Varlık Dergisi’nin 396. Sayısında yayımlanmış, 1953’te. Kahramanı Rıza’yı nasıl da anlatıyor. Şivesiyle aramızdan biri Rıza, onu tanıyoruz ve sanki hep birlikte bildiğimiz bir insanın yaşadıklarına, düşüncelerine tanık oluyoruz. Yazarın sımsıcak tasvirlerle, betimlemelerle yoğun öykülerinden birinindaha hâlâetkisindeyken bir şeyleri, birilerini anlatmanın, gördüklerini, duyduklarını kelimelerle buluşturup yazmanın önemini iyice anlıyorum. Zaman geçtikçe bu hikâyeleri okumanın insana ne denli iyi geldiğini, bilmediğimiz devirlerin halini, durumunu, insanların yaşamını, cümlelerden okumanın güzelliğiyle edebiyatı daha çok seviyorum.

Solumdaki açık pencereden süzülen güneşin dingin feri ellerime, dokunduğum tuşlara, masaya, hafiften esen meltemle ara sıra kıpırdayan tüle, sokakta curcunayla oynayan çocukların neşesine karışıyor. Hafta sonu, cumartesi. İstanbul her haftasonu sokağa çıkma yasağında. Çocuklara yirmi yaşa kadar ve altmış beş yaş ve üzerindekilere evden çıkmak hepten ve her yerde yasak.

Az önce de kesintisizce süren araba sesleri vardı, dırdırdırrr… Kapısının önündeki arabasını çalıştırıp birileriyle, birbirleriyle konuşan erkeklerin neler dediklerini dinlesem duyardım ama kendimi okuduğum öyküye kaptırmıştım. Bir şeyleri okuyup dalmışsametraftan yükselen sesleri duymuyorum.Duymayı ya da görmeyi istemediğim bir şeyleri duymamayı, görmemeyi öğrendim. Bunu öğrenmekle pek iyi ettim de diyemem çünkü çoğunlukla olmasa da duymam, görmem gerekli olan bazı önemli şeyleri de gözden kaçırabiliyorum. Bu nerede ne zaman başladı bilmiyorum ama mutlaka bir sebebi olmuştur. İllaki önemsemediğimiz durumlar olur, bu da öyle bir şey olabilir mi diyecek oluyorsam da üstünde durmuyor, unutuyorum.

Dikkatimizi dağıtan, pek çok şeyi unutturan, dalgınlaştıran, bitmeyen işlerle ve sorunlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

İşte yine…

Kargaların kocaman kart sesleri. Sık sık duyuyorum,binaların arasından hızlıca kanat çırparak ve o kalın, gür çığlıklarıyla uçup gidiyorlar. Bazen de çatılara konup durmadan ötmelerinden neler oluyor diyerek balkona çıkıp görmek istediğim kargalar oluyor. Kara kuş. Eskiden beri değişik gelir bana. Onunla ilgili duyduğum, öğrendiğim pek çok şey aklıma gelir. Kendi türünü sahiplenmesi, keskin zekâsı, hırsı, kini…

Martılar da kargalar gibi çığlık çığlığa. İstanbul martıları pek heybetli hem de her yerdeler. Gökte, denizde, kaldırımda, sokaklarda… Sokak sokak, cadde cadde… İstanbul bizim dermiş gibiler. Hatta haykırıyorlar. Nereye baksanız martı görüyorsunuz. İri iri, iştahlı, rahat, insanla barışık, toprağı kaldırımı parkı bahçeleri çok seviyorlar. Romantik sanırdım bir de! Yahu tam tersi bunlar diyorum huylarını sularını öğrendikçe. Kedilerle aynı yerlerde geziniyorlar. Kediler, martılar, kargalar, insanlar, kumrular hepsi, hepimiz iç içeyiz. Korkusuzca gezinen hayvanlarla dolu bir şehrin dar sokaklar arasındaki sık ve karşılıklı konumlanmış bir apartmanında olup, evin kuytuda kalan odasından yazdığım bu cümleleri birkaç yıl sonra okuduğumda, daha şimdiden, ne zor günler yaşamıştık evet, dediğimi duyar gibi oluyorum. Çünkü bir yıl sonra üç yıl sonra on yıl sonra, yani günler aylar yıllar geçtikçe birçok ayrıntıyı unutacağız. İnsanız, hayatımızda iyi kötü çok olay oluyor. Ama yine de bazı önemli durumları, yaşananları dahi unutuyoruz. Anlar, olaylar yazmakla kalıcılaşıyor. Yoksa dünyanınkuruluşundan bugünlere değin neler olduğunu, milattan öncesini sonrasını nasıl bilebilirdik.

Sonra…

Sonra gökte hengâme kopuyor. Kargalarla martılar birlikte çığlık çığlığa kanat çırpıpuzaklaşıyorlar. Sesleri giderek inceliyorken kayboluyorlar. Cam açık. Sokakta oynayan, bisiklete binen çocukların cıvıltısı, kornası, cayırtısı, pencereden odama sızıyor… Bu sefer onların gürültüleriyle kulaklarım sokağa uzanıyor. İnsan duraksıyor. Dinliyor, dinleniyor…

Her şeyden tek bir kelime duyuyorum.

Bahar baharbahar…

Karşı binadan, yan binadan evlerin odalarından yankılanan sözler, cümleler. Bazen de gündüzleri,sokaktaki bir duvarın kenarında aralarındaki mesafeyle, -sosyal mesafe denilen- sandalyelerinde oturup muhabbet eden dört beş kadının,- yaşları altmış beş ve üstü olduğunu düşündüğüm- hiçbirimizebir türlü bonkörleşmeyen zamanınkulağında nidaları uğulduyor!

Bugünler tuhaf günler.

Sonra bir şarkı başlıyor. Türüyle, sözüyle, nostaljisiyle mahallenin tam öbeğinde…

Mevsim bahar olunca

Aşk gönüle dolunca

Sevenler kavuşunca

Yaşamak ne güzel

Yaşamak ne güzel…

Sevdiklerimizle, sevgilerle elbette.

*Yazıya dün başlamıştım, bugün pazar. Yazı henüz bitecekken öğrendim ki; felsefeci, düşünür, yazar, şair, Oruç Aruoba’dadünyaya veda etmiş. Üzüldüm… Ebediyen kelimelerinde yaşayacaktır.

Özlem uzaklığın ayıramadığıdır… Özlem görememenin yorgunluğudur… Acıları bile anılara dönüştürürüz biz… Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir… Minnettarız…Rahmetle...*

 

Nermin Ayduran

31 Mayıs 2020 / Pazar / İstanbul

 

 

 

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar